ATCOM

Baskan - Gazete Yazilari

Terör ve Çatışmanın Felsefesi


Üsame Bin Ladin’ın öldürülmesi ile terör dünya gündeminde tekrar baş köşeye oturdu. Pakistan’daki operasyondan tam iki hafta önce Dünya Bankası iki senedir üzerinde çalıştığı “2011 Dünya Kalkınma Raporunu” yayınladı. Raporun ana teması “ihtilaf, güvenlik ve kalkınma” idi. Yüzlerce uzmanın katılımlarıyla hazırlanan bu özgün çalışmaya rapor demek belki de yanlış. 325 sayfalık bu “kitap”, bundan önce ekonomistlerin kalkınma tartışmalarında göz ardı ettiği ihtilaf ve çatışmanın kalkınma ve gelişmeye olumsuz etkilerini bir yandan onaylamakta, diğer yandan da çözüm önerileri sunmaktadır.

Bugün 1.5 milyar insan, toplam dünya nüfusunun yaklaşık %25’i’ terör ve şiddetten muzdarip bir şekilde yaşıyor. Bu insanların çoğu fakir ülkelerin vatandaşları. Yani, terör ve şiddet bir geri kalmışlık göstergesi. Terör sorunu olan ülkeler, olmayan ülkelere göre, son 25 yılda %21 daha fazla fakirleşmiş. Son on yılda, terörden hayatını kaybedenlerin %80’i Batı dışındaki ülkelerin mukimleri. Bir diğer deyişle, gelişmişlikle, terör arasında ters orantı var. Zengin ülkeler istikrarlı ve güvenli ülkeler. Öyleyse, ya terör ve çatışma ülkeleri geri bırakıyor, ya da geri kalmışlık terör ve çatışmaya çanak oluyor. Ortalama bir ülkenin sivil savaşa maruz kalması, yaklaşık 30 yılına mal oluyor; yani 30 yıl ekonomik olarak yerinde sayıyor. Ticaretinin eski seviyelere ulaşması, tam 20 yılını alıyor. Ayrıca, ihtilaf ve çatışmalar bir defa peydah olunca, durdurması neredeyse imkansızlaşıyor. Zira, günümüzdeki ihtilafların çoğu geçmiş hesaplaşmaların bir eseri. Son on yılda yaşanan sivil savaşların %90’ı, son 30 yılda sivil savaş yaşamış ülkelerde cereyan etmiş. Demek ki, sosyal doku bir defa parçalanınca, dikmesi çok zorlaşıyor. Ayrıca, son yıllarda ülkeler arası çatışmalar ve savaşlar azalırken, (iki dünya savaşı 20 yıl aralıkla çıkmışken, üçüncüsünü kimse ne bekliyor ne de umuyor!) ülke içi sorunlarda bir tırmanma var. Yani devletler artık pek savaşmıyor, ancak herhangi bir ülke içindeki etnik guruplar, ekonomik sınıflar, değişik din mensuplar çatışıyor. O zaman tabi soru, bu artan ülke içi ihtilafların kaynağı nedir? İnsanlar niye çatışıyor? Sebep ekonomik mi, yoksa sosyal mi? Yoksa ikisi mi?

Terör ve çatışmanın tarihi aslında insanlık tarihi kadar eskidir. Hz. Adem’in oğlu Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürdüğüne ve tarihteki ilk katil olduğuna inanılır. Tarihteki bu ilk çatışma bir haset sonucu çıkmıştır. Allah Habil’in adağını kabul etmiş, Kabil’inkini reddetmiştir. Dolayısıyle ilk cinayet ekonomik kaynaklı değil, itibar kaynaklıdır. Aslında, ihtilaf ve çatışmaların kaynağını açıklamaya çalışan bir çok felsefik görüş vardır. Marksist görüş, tarihi ihtilaf ve savaşların arkasında sırf ekonomik nedenlerin yattığını düşünmekte, Hegelist görüş ise, insanlık tarihinin itibar savaşlarından oluştuğunu iddia etmektedir. İkisinin de belli bir haklılık payı olsa da, Hegelist görüş sanki daha muteber bir görüştür.

Hegel ihtilafın kaynağına inmek için, evvela “ilk insanı” tarifle yola başlıyor. Ona göre, “ilk insan” hem hayvansı (maddi) hem de hayvan üstü (manevi) özelliklere sahiptir. Hayvanlar gibi, yiyecek, uyku, barınma ve hayatta kalma iç güdüleri vardır. Ancak, insanlar hayvanların aksine, sadece maddi ihtiyaçlarının peşinde koşmaz. Başkaları tarafından takdir edilmek, tanınmak, kabul edilmek gibi maddi olmayan duyguları da vardır. Bu yüzden insan baştan sosyal bir varlıktır; maddi ve manevi idamesi için başkalarına ihtiyacı vardır. Hegel’e göre, ancak insan denen varlık madalya gibi, düşman bayrağını ele geçirme gibi, biyolojik ihtiyaçlar yönünden tamamen “faydasız” işlerin peşinde koşar. Bunu da başkalarının takdirini kazanmak için yapar. Ancak herkes başkaları tarafından tanınmak ve adam yerine konmak isteyince, ortaya “itibar düellosu/savaşları” çıkar. İki itibar savaşıcısı arasındaki bu düellonun üç sonucu vardır. Ya iki savaşçı da bu düelloda hayatını kaybeder ve herkes için yaşam biter. Ya da birisi diğerini öldürür. Ancak o zaman da düellonun galibi için yaşam mutsuz hale gelir. Zira onu tanıyacak ve takdir edecek kimse kalmamıştır. Yahut savaşçının birisi düellodan kaçar ve canı karşılığı diğerinin ömür boyu kölesi olmayı kabullenir. Bu şartlarda, galip mutludur, zira hem galip gelmiştir, hem de kendi gücünü tanıyacak ve takdir edecek birisine kavuşmuştur. İddiaya göre, işte bu düello sonucu  tarihte “efendilik ve kölelik” sistemi doğmuştur.

Hegel’e göre, insanlar doğal ihtiyaçlarının üzerine çıkıp itibar ve takdir gibi manevi gayeler için çalışmaya başlayınca “hür” olurlar. Köleler, hayvanlar gibi hayatta kalma iç güdüsüne yenik düştüğünden ve teslim olduğundan, efendiler kadar hür değildirler. Ancak filozof Hobbes’e göre, insanlık tarih boyunca en çok bu tür şan ve şeref kavgalarından çekmiştir. İnsanın en büyük arzusu, ona gore, “hayatta kalmaktır”. Ancak hayatta kalmak için herkesin herkesle kavga etmesi gerekir. Otoriter bir efendinin/devletin olmadığı böyle bir ortamda anarşi doğar. Bunun çözümü, insanların aralarında bir sosyal kontrat (anayasa) yapmalarıdır. Bu kontratın icrası için de herkesin üzerinde olan devlet adlı bir aygıtın kurulması gerekir. Devletin meşruiyeti bu kontrata sahip çıkması ve çatışmaları önleyip, halkın can güvenliğini sağlamasıyla mümkün olur. Hobbes’e göre, mutlak asayiş güçlü, otoriter, monarşik bir devlet gerektirir.

Modern demokrasinin babası sayılan Locke adlı filozof tam bu noktada Hobbes’tan ayrılmakta, despot bir kralın keyfi olarak tebasına zulüm edebileceğini ve suçsuz yere canlar alabileceğini iddia etmektedir. Ona göre çözüm sınırlı devlettir. Bu sınır da anayasal ve parlamanter bir rejimdir. Locke’ye göre, insanın sadece can güvenliği değil, mal güvenliği de önemlidir. İnsanların helal kazancı kutsaldır. Herkese iaşesini kazanmak ve mal edinmek için gerekli ortam sağlanmalıdır. Bu anlamda, vatandaşlarının renk, dil, din, ırk ve nesebine bakmadan herkese mal ve can güvenliği sağlayan devletler ancak meşru devletlerdir ve itaati hakeder. Aksi takdirde, devlete ve otoriteye itaatsızlık baş gösterir ve -isyancılar tarafından izlenen yönteme göre- ya terör ya da sivil çatışma ortaya çıkar.

Türkiye de terörden çok çekmiştir. Bizde terör Doğu kaynaklıdır. Ülkenin Batısı nispeten daha emniyetli ve daha müreffehtir. O zaman, doğu terörden mi geri kalmıştır, yoksa geri kalmışlık mı terörü doğurmuştur? Bunu açıklamak bilimsel çalışmalar ister. Ancak, eğer spekülasyon yapacaksak, doğu terörden dolayı geri kalmıştır. Sorun Marksist teorinin aksine sırf ekonomik değildir, sorun daha çok sosyal ve politik bir sorundur. Zira, ülkemizin doğudan çok daha fakir batıda bazı illeri var, ancak bu illerde terör görmüyoruz. Dünya Bankası raporuna göre, politik dışlanma, adaletsizlik ve eşitsizlik bölgesel, etnik ve dini çatışmaların ana kaynağı. Bizdekinden daha çok rengin beraber barış içinde yaşadığı bir çok ülke var. O zaman sorun, etnik farklılıklar değil, aramızdaki sosyal kontratın yetersizliği ve yanlış uygulanmasıdır. Bir kere, eşit guruplar olarak, tekrar bir akit düzenlememiz gerek. Dünya Bankası, bu tür süreçlerde kuşatıcılığı özellikle vurguluyor. Bu sürece katkıda bulunacak yeteri kadar ittifakların oluşturulmasını ısrarla tavsiye ediyor. Hatta, bu elde edilen ittifakın, hiç bir şey yapmadan önce, ülkeye güven telkin etmesi gerekitğini vurguluyor. Eğer güven sorunu aşılamazsa, reformların asla fayda etmeyeceğini vurguluyor. Güven tazelemek için de, önemli yerel atamaların yapılmasını, şiddetin durdurulması için acil önlemlerin alınmasını, yerel hakla sorunu olmuş güvenlik ve askeri görevlilerin azlini, politik ve ekonomik dışlanmanın kaldırılmasını, yolsuzluk ve insan hakları ihlallerinin üzerine gidilmesini tavsiye ediyor. Rapor, en önemli tedbirin, hükümetlerin bu değişimlerin kalıcı olacağına ve geri döndürülemeyecegine insanları inandırması olduğunu vurguluyor.

Bu yüzden, Türkiye’nin son yıllarda yaptığı çeşitli açılımların kalıcı olması için, muhatap guruplar bu açılımların vadettiği yeniliklerin ve hakların kanunla garanti altına alınmasını beklemektedir. Bu yüzden, bir sonraki hükümetin yapacağı ilk iş, bütün toplum etmenleriyle beraber acilen yeni bir anayasa/kontrat üzerinde çalışmasıdır. Bu anayasa yukarıdan aşağıya dayatılmamalı, aşağıdan yukarıya talepleri de göz önüne almalıdır. Bu anayasa, uzaydan ithal edilmemeli, hepimizi yansıtan ortak bir payda olmalıdır. Ayrıca, Raporun belirttiği gibi, terörün neşvü nema bulduğu ülkeler genelde kurumları zayıf ülkeler. Hukuk sistemiyle hakkını alamayan ve politik arenada taleplerini meşru yollardan arayamayan guruplar, şiddeti seçebilmektedir. Bu da hukuk ve politik sisteminin etkinliğinin ve tarafsızlığının artırılmasını gerektiriyor. Bu yüzden, yeni bir kontrat yapılırken, hukuk ve politik sistemin de etkin ve adil infazı için önlemler şart. Ayrıca, terörün en büyük müşterileri, alternatif maliyeti çok düşük olan, çoluksuz çocuksuz, işsiz güçsüz, itibarsız ve eğitimsiz gençlerdir. Bu da sosyal düzenlemeler, mesela erken evliliği özendirici, işsizliği azaltıcı, eğitimi destekleyici, fırsatta eşitliği artırıcı politikalar demek. Evin dağdan daha cok sey vadetmesi demek.

Bir çok milletten kişiler üzerine yapılan iki yeni bilimsel araştırma (Hoff 2010 ve Henrich ve diğerleri 2010) göstermiştir ki, kökeni ne olursa olsun insanlar adalete çok önem veriyor ve adaletsizlikle mücadelede kendilerinin ekonomik zarar göreceğini bilse dahi, adil davranmayan kişileri cezalandırmayı tercih ediyorlar. Adalet gerçekten mülkün temeli. Adaleti bir toplumdan bir kere kaldırmaya görün.  Ne mülk kalıyor ne de melik!

PROF. DR. İHSAN IŞIK
Amerikan Türk Ticaret Odası (ATCOM) Başkanı
Dünya Türk İş Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi & Rowan Üniversitesi Öğretim Üyesi

Üsame Bin Ladin’ın öldürülmesi ile terör dünya gündeminde tekrar baş köşeye oturdu. Pakistan’daki operasyondan tam iki hafta önce Dünya Bankası iki senedir üzerinde çalıştığı “2011 Dünya Kalkınma Raporunu” yayınladı. Raporun ana teması “ihtilaf, güvenlik ve kalkınma” idi. Yüzlerce uzmanın katılımlarıyla hazırlanan bu özgün çalışmaya rapor demek belki de yanlış. 325 sayfalık bu “kitap”, bundan önce ekonomistlerin kalkınma tartışmalarında göz ardı ettiği ihtilaf ve çatışmanın kalkınma ve gelişmeye olumsuz etkilerini bir yandan onaylamakta, diğer yandan da çözüm önerileri sunmaktadır.

Bugün 1.5 milyar insan, toplam dünya nüfusunun yaklaşık %25’i’ terör ve şiddetten muzdarip bir şekilde yaşıyor. Bu insanların çoğu fakir ülkelerin vatandaşları. Yani, terör ve şiddet bir geri kalmışlık göstergesi. Terör sorunu olan ülkeler, olmayan ülkelere göre, son 25 yılda %21 daha fazla fakirleşmiş. Son on yılda, terörden hayatını kaybedenlerin %80’i Batı dışındaki ülkelerin mukimleri. Bir diğer deyişle, gelişmişlikle, terör arasında ters orantı var. Zengin ülkeler istikrarlı ve güvenli ülkeler. Öyleyse, ya terör ve çatışma ülkeleri geri bırakıyor, ya da geri kalmışlık terör ve çatışmaya çanak oluyor. Ortalama bir ülkenin sivil savaşa maruz kalması, yaklaşık 30 yılına mal oluyor; yani 30 yıl ekonomik olarak yerinde sayıyor. Ticaretinin eski seviyelere ulaşması, tam 20 yılını alıyor. Ayrıca, ihtilaf ve çatışmalar bir defa peydah olunca, durdurması neredeyse imkansızlaşıyor. Zira, günümüzdeki ihtilafların çoğu geçmiş hesaplaşmaların bir eseri. Son on yılda yaşanan sivil savaşların %90’ı, son 30 yılda sivil savaş yaşamış ülkelerde cereyan etmiş. Demek ki, sosyal doku bir defa parçalanınca, dikmesi çok zorlaşıyor. Ayrıca, son yıllarda ülkeler arası çatışmalar ve savaşlar azalırken, (iki dünya savaşı 20 yıl aralıkla çıkmışken, üçüncüsünü kimse ne bekliyor ne de umuyor!) ülke içi sorunlarda bir tırmanma var. Yani devletler artık pek savaşmıyor, ancak herhangi bir ülke içindeki etnik guruplar, ekonomik sınıflar, değişik din mensuplar çatışıyor. O zaman tabi soru, bu artan ülke içi ihtilafların kaynağı nedir? İnsanlar niye çatışıyor? Sebep ekonomik mi, yoksa sosyal mi? Yoksa ikisi mi?

Terör ve çatışmanın tarihi aslında insanlık tarihi kadar eskidir. Hz. Adem’in oğlu Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürdüğüne ve tarihteki ilk katil olduğuna inanılır. Tarihteki bu ilk çatışma bir haset sonucu çıkmıştır. Allah Habil’in adağını kabul etmiş, Kabil’inkini reddetmiştir. Dolayısıyle ilk cinayet ekonomik kaynaklı değil, itibar kaynaklıdır. Aslında, ihtilaf ve çatışmaların kaynağını açıklamaya çalışan bir çok felsefik görüş vardır. Marksist görüş, tarihi ihtilaf ve savaşların arkasında sırf ekonomik nedenlerin yattığını düşünmekte, Hegelist görüş ise, insanlık tarihinin itibar savaşlarından oluştuğunu iddia etmektedir. İkisinin de belli bir haklılık payı olsa da, Hegelist görüş sanki daha muteber bir görüştür.

Hegel ihtilafın kaynağına inmek için, evvela “ilk insanı” tarifle yola başlıyor. Ona göre, “ilk insan” hem hayvansı (maddi) hem de hayvan üstü (manevi) özelliklere sahiptir. Hayvanlar gibi, yiyecek, uyku, barınma ve hayatta kalma iç güdüleri vardır. Ancak, insanlar hayvanların aksine, sadece maddi ihtiyaçlarının peşinde koşmaz. Başkaları tarafından takdir edilmek, tanınmak, kabul edilmek gibi maddi olmayan duyguları da vardır. Bu yüzden insan baştan sosyal bir varlıktır; maddi ve manevi idamesi için başkalarına ihtiyacı vardır. Hegel’e göre, ancak insan denen varlık madalya gibi, düşman bayrağını ele geçirme gibi, biyolojik ihtiyaçlar yönünden tamamen “faydasız” işlerin peşinde koşar. Bunu da başkalarının takdirini kazanmak için yapar. Ancak herkes başkaları tarafından tanınmak ve adam yerine konmak isteyince, ortaya “itibar düellosu/savaşları” çıkar. İki itibar savaşıcısı arasındaki bu düellonun üç sonucu vardır. Ya iki savaşçı da bu düelloda hayatını kaybeder ve herkes için yaşam biter. Ya da birisi diğerini öldürür. Ancak o zaman da düellonun galibi için yaşam mutsuz hale gelir. Zira onu tanıyacak ve takdir edecek kimse kalmamıştır. Yahut savaşçının birisi düellodan kaçar ve canı karşılığı diğerinin ömür boyu kölesi olmayı kabullenir. Bu şartlarda, galip mutludur, zira hem galip gelmiştir, hem de kendi gücünü tanıyacak ve takdir edecek birisine kavuşmuştur. İddiaya göre, işte bu düello sonucu  tarihte “efendilik ve kölelik” sistemi doğmuştur.

Hegel’e göre, insanlar doğal ihtiyaçlarının üzerine çıkıp itibar ve takdir gibi manevi gayeler için çalışmaya başlayınca “hür” olurlar. Köleler, hayvanlar gibi hayatta kalma iç güdüsüne yenik düştüğünden ve teslim olduğundan, efendiler kadar hür değildirler. Ancak filozof Hobbes’e göre, insanlık tarih boyunca en çok bu tür şan ve şeref kavgalarından çekmiştir. İnsanın en büyük arzusu, ona gore, “hayatta kalmaktır”. Ancak hayatta kalmak için herkesin herkesle kavga etmesi gerekir. Otoriter bir efendinin/devletin olmadığı böyle bir ortamda anarşi doğar. Bunun çözümü, insanların aralarında bir sosyal kontrat (anayasa) yapmalarıdır. Bu kontratın icrası için de herkesin üzerinde olan devlet adlı bir aygıtın kurulması gerekir. Devletin meşruiyeti bu kontrata sahip çıkması ve çatışmaları önleyip, halkın can güvenliğini sağlamasıyla mümkün olur. Hobbes’e göre, mutlak asayiş güçlü, otoriter, monarşik bir devlet gerektirir.

Modern demokrasinin babası sayılan Locke adlı filozof tam bu noktada Hobbes’tan ayrılmakta, despot bir kralın keyfi olarak tebasına zulüm edebileceğini ve suçsuz yere canlar alabileceğini iddia etmektedir. Ona göre çözüm sınırlı devlettir. Bu sınır da anayasal ve parlamanter bir rejimdir. Locke’ye göre, insanın sadece can güvenliği değil, mal güvenliği de önemlidir. İnsanların helal kazancı kutsaldır. Herkese iaşesini kazanmak ve mal edinmek için gerekli ortam sağlanmalıdır. Bu anlamda, vatandaşlarının renk, dil, din, ırk ve nesebine bakmadan herkese mal ve can güvenliği sağlayan devletler ancak meşru devletlerdir ve itaati hakeder. Aksi takdirde, devlete ve otoriteye itaatsızlık baş gösterir ve -isyancılar tarafından izlenen yönteme göre- ya terör ya da sivil çatışma ortaya çıkar.

Türkiye de terörden çok çekmiştir. Bizde terör Doğu kaynaklıdır. Ülkenin Batısı nispeten daha emniyetli ve daha müreffehtir. O zaman, doğu terörden mi geri kalmıştır, yoksa geri kalmışlık mı terörü doğurmuştur? Bunu açıklamak bilimsel çalışmalar ister. Ancak, eğer spekülasyon yapacaksak, doğu terörden dolayı geri kalmıştır. Sorun Marksist teorinin aksine sırf ekonomik değildir, sorun daha çok sosyal ve politik bir sorundur. Zira, ülkemizin doğudan çok daha fakir batıda bazı illeri var, ancak bu illerde terör görmüyoruz. Dünya Bankası raporuna göre, politik dışlanma, adaletsizlik ve eşitsizlik bölgesel, etnik ve dini çatışmaların ana kaynağı. Bizdekinden daha çok rengin beraber barış içinde yaşadığı bir çok ülke var. O zaman sorun, etnik farklılıklar değil, aramızdaki sosyal kontratın yetersizliği ve yanlış uygulanmasıdır. Bir kere, eşit guruplar olarak, tekrar bir akit düzenlememiz gerek. Dünya Bankası, bu tür süreçlerde kuşatıcılığı özellikle vurguluyor. Bu sürece katkıda bulunacak yeteri kadar ittifakların oluşturulmasını ısrarla tavsiye ediyor. Hatta, bu elde edilen ittifakın, hiç bir şey yapmadan önce, ülkeye güven telkin etmesi gerekitğini vurguluyor. Eğer güven sorunu aşılamazsa, reformların asla fayda etmeyeceğini vurguluyor. Güven tazelemek için de, önemli yerel atamaların yapılmasını, şiddetin durdurulması için acil önlemlerin alınmasını, yerel hakla sorunu olmuş güvenlik ve askeri görevlilerin azlini, politik ve ekonomik dışlanmanın kaldırılmasını, yolsuzluk ve insan hakları ihlallerinin üzerine gidilmesini tavsiye ediyor. Rapor, en önemli tedbirin, hükümetlerin bu değişimlerin kalıcı olacağına ve geri döndürülemeyecegine insanları inandırması olduğunu vurguluyor.

Bu yüzden, Türkiye’nin son yıllarda yaptığı çeşitli açılımların kalıcı olması için, muhatap guruplar bu açılımların vadettiği yeniliklerin ve hakların kanunla garanti altına alınmasını beklemektedir. Bu yüzden, bir sonraki hükümetin yapacağı ilk iş, bütün toplum etmenleriyle beraber acilen yeni bir anayasa/kontrat üzerinde çalışmasıdır. Bu anayasa yukarıdan aşağıya dayatılmamalı, aşağıdan yukarıya talepleri de göz önüne almalıdır. Bu anayasa, uzaydan ithal edilmemeli, hepimizi yansıtan ortak bir payda olmalıdır. Ayrıca, Raporun belirttiği gibi, terörün neşvü nema bulduğu ülkeler genelde kurumları zayıf ülkeler. Hukuk sistemiyle hakkını alamayan ve politik arenada taleplerini meşru yollardan arayamayan guruplar, şiddeti seçebilmektedir. Bu da hukuk ve politik sisteminin etkinliğinin ve tarafsızlığının artırılmasını gerektiriyor. Bu yüzden, yeni bir kontrat yapılırken, hukuk ve politik sistemin de etkin ve adil infazı için önlemler şart. Ayrıca, terörün en büyük müşterileri, alternatif maliyeti çok düşük olan, çoluksuz çocuksuz, işsiz güçsüz, itibarsız ve eğitimsiz gençlerdir. Bu da sosyal düzenlemeler, mesela erken evliliği özendirici, işsizliği azaltıcı, eğitimi destekleyici, fırsatta eşitliği artırıcı politikalar demek. Evin dağdan daha cok sey vadetmesi demek.

Bir çok milletten kişiler üzerine yapılan iki yeni bilimsel araştırma (Hoff 2010 ve Henrich ve diğerleri 2010) göstermiştir ki, kökeni ne olursa olsun insanlar adalete çok önem veriyor ve adaletsizlikle mücadelede kendilerinin ekonomik zarar göreceğini bilse dahi, adil davranmayan kişileri cezalandırmayı tercih ediyorlar. Adalet gerçekten mülkün temeli. Adaleti bir toplumdan bir kere kaldırmaya görün.  Ne mülk kalıyor ne de melik!

PROF. DR. İHSAN IŞIK 

Amerikan Türk Ticaret Odası (ATCOM) Başkanı

Dünya Türk İş Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi & Rowan Üniversitesi Öğretim Üyesi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>